ESKİŞEHİR/MİHALGAZİ İLÇESİ/ALPAGUT BELDESİ TANITIM SİTESİ/ ANA SAYFA »
İletişim »
Alpagut`a Ulaşım »
DOST LİNKLER »
Mustafa SUNA (DALLI MUSTAFA)`dan »
ALPAGUT VE ALPAGUT"LULARDAN HABERLER.. »
A.S.Y.A.D. »
ALPAGUTSPOR: »
FOTOĞRAF ALBÜMÜMÜZ HAKKINDA »
MÜLKİ-İDARİ VE COĞRAFİ KONUM »
ALPAGUT BELDESİNDE GÖREV YAPAN MUHTARLAR VE BELEDİYE BAŞKANLARI: »
ALPAGUT BELDESİ; MAHALLE, CADDE VE SOKAK İSİMLERİ »
ALPAGUT BELDESİ KISA TARİHİ »
BİLİNEN SÜLALELER VE SOYADLARI: »
ALPAGUT BELDESİNDE BULUNAN RESMİ KURUMLAR VE KISA TARİHÇELERİ(FOTOĞRAFLARLA) »
GEÇMİŞTE VE GÜNÜMÜZDE ORTAK KULLANIMA AÇIK TESİSLER(FOTOĞRAFLARLA) »
ALPAGUT ARAZİ SULAMASI VE DÖNEMLERİ »
TÖRENLERİ »
ALPAGUT MERKEZ VE SAHASINDA BULUNAN TARİHİ YERLER VE ESERLER(FOTOĞRAFLARLA) »
BİR KISMI HALEN KULLANILAN OTANTİK EŞYALAR »
ALPAGUT ARAZİ DAĞILIMI »
ALPAGUT SINIRLARI İÇİNDE TARLA-BAHÇE VE BAĞ GRUBU MEVKİ İSİMLERİ »
ALPAGUT DAĞ YOLU VE DAĞ GRUBU MEVKİ İSİMLERİ »
ALPAGUT SINIRLARI İÇİNDE; YERLEŞİM ALANI DIŞINDAKİ ÇEŞMELER(FOTOĞRAFLARLA) »
BELDE`DE KULLANILAN İLENÇ VE BED-DUA DEYİMLERİ »
ÖZLÜ SÖZLERİ: »
»
DALLI MUSTAFA"NIN "ALPAGUT" KONULU ŞİİRLERİ: »
ALPAGUT KÜLTÜRÜNE ÖZEL TÜRKÜ VE İLAHİ SÖZLERİ: »
ALPAGUT BELDESİNDE YETİŞTİRİLEN MEYVELER VE FOTOĞRAFLARI: »
ALPAGUT BELDESİ`NDE YETİŞTİRİLEN SEBZELER VE FOTOĞRAFLARI »
BÜTÜN ŞEHİTLERİMİZE YÜCE ALLAH`TAN RAHMET, TÜM MİLLETİMİZE VE YAKINLARINA BAŞ-SAĞLIĞI DİLİYORUZ... »
YAŞANMIŞ ALPAGUT HİKAYELERİ: »
MERHûM VE MERHûME ALPAGUTLU"LARA BİR FÂTİHA OKUYALIM...(MEZARLIK KİTABE LİNKLERİ)GÜNCELLEME: 29 EKİM 2012 »
»
»
»
(ESYO)ESKİŞEHİR SİVİL YEREL OLUŞUM DUYURULARI »
ÂMATLARIN (AHMETLER) HOCA DİYE BİLİNEN HACI HASAN EFENDİ: »
»
Alpagut.org Mail Grubu »
Ziyaretci Sayısı : 172526

alpagut.org sitesinin yapım ve tüm yayın masrafları 2005 yılından bu yana Mustafa SUNA(DALLI MUSTAFA) tarafından karşılanmaktadır. alpagut.org adı Mustafa SUNA adına tescillidir..>

 

ALTI LÂMBALI RADYO; YA DA, BİR DEĞİŞİMİN DİRENÇ NOKTASI
(30.06.2005-SARICAKAYA)

Bin dokuz yüz otuzlu yıllara doğru doğmuştu…

Adını; “Ali” koydular.

Evin ikinci çocuğu olarak; gözlerini; tavanı olmayan, döşeme tahtalarının aralıklarından, ahırdaki hayvanların gözüktüğü; ahırın, başka; evin diğer odalarının başka akrabalara ait olduğu, tuvaletin ortak kullanıldığı, üç odalı, kerpiçten yapılmış bir köy evinde gözlerini dünyaya açmıştı Ali..

İki buçuk yaşına geldiğinde; ölen babasının, gözleri önünde, avluda yıkandığını hayal-meyal hatırlıyordu.

Hayatının yirmi beşinci yılında, genç yaşta, arkasında; bir genç dul eş ve iki yetim bırakarak, dünyadan göçen babasının; kendisi gibi, daha bebek iken babasını kaybettiğini, yetim büyüdüğünü, babasıyla aynı kaderi paylaştığını, hayatın acı gerçeklerini tanımaya başladıkça daha iyi idrak edecekti…

Babasının ölümünden sonra; adını, babasının adı olan, “Mehmet” ile değiştirdiler.. “Ali” adı, nüfus cüzdanında kaldı; bilenler, O’nu; “Mehmet” bildi ve öyle tanıdı…

Ekonomik değerlerini, yıllarca süren savaşlarda kaybetmiş bir toplumun kurduğu, yeni bir devletin, neredeyse ilk yılları…

İlk öğrenimin, ancak üç yıl yapılabildiği; cehaletin, kıtlığın, işsizliğin, başıboşluğun hüküm sürdüğü yıllar…

Mehmet’in Hatça Anasını; derin bir endişe sardı..

Başına kalmış iki yetim… Genç yaşında; her türlü ahlaksızlığın kol gezdiği bir ortamda; hem kendini, hem de çocuklarını koruyacak ve de doyuracaktı… Ürettiklerini; hayvanına yükleyerek, pazara götürüp, satacaktı, ki; evini geçindirebilsin; bu da, ancak evin erkeğiyle olurdu.. …O dönemlerde, köyünün muhtelif yerlerinde, Köy odaları vardı; aynı zamanda, odaların uyulması gereken kuralları..

Mehmet’in büyüdüğü yıllarda yoktu gerçi ama; açlıktan kötü yola düşmüş, orta kadınları olduğunu duymuştu bu odaların..(!) Odalı; sırasıyla yatmaya götürürmüş bu kadınları..!! Götürmeyen erkekten sayılmaz; bazen odalılıktan da atılırmış..(!) Hatta, bir defasında, bir odanın orta kadını, başka bir odanın odalıları tarafından kaçırılınca; orta kadını kaçırılan odalıların kadınları, odalarının orta kadınını tekrar geriye kaçırmak suretiyle odalarının şerefini(!) kurtarmışlar…!

Akşam karanlığından sonra; ortalıkta, bir keçi, koyun, tavuk mu kaldı; artık , bulmak ne mümkün?..

Adamın ahırının duvarını delip; keçisini çalar, keser, pişirir, odaya getirir, birlikte yerlerken; keçinin sahibine; “Malın gibi ye!!(!) derler; zavallı adam, acı gerçeği, ancak evine gece vardığında anlarmış.!

Folluklardan yumurta çalmanın; çocuklar arasında kahramanlık sayıldığı, kadın kavgalarının, gün be gün eksik olmadığı yıllar…

Köyün kendi ormanında kesimlik odun olduğu halde; komşu köylere ait orman alanlarından kaçak odun kesenler; maceralarını, ballandıra-ballandıra anlatırlardı(!).. Bu tür durumlarda; köy ihtiyar heyetlerince tedbirler alınır, kaçak odun keserken yakalananlara; kestiği odunu taşıtmak, arabasına, öküzü yerine kendisini koşmak(!) gibi cezalar verilirdi..

Bir mahalleden diğer bir mahalleye kız verilmez, mahalle çocukları, gün aşırı diğer mahalle çocuklarına baskın düzenler; bu baskınlarda, karşı gruba esir(!) düşen çocukların kulak memeleri dibinden azıcık kesilir; böyle çocuklar, daha sonraları; “Eski kulağı kesiklerden” diye anılırdı..!

Bütün düğünleri, odalılar yapar, içkisiz düğün olmaz, düğünlerin içkisini damadın mensubu olduğu odalılar alırdı. Düğünlerde, sarhoşluğun sebep olduğu kavgalar eksik olmazdı..

Odalarda, sabahlara kadar kağıt oyunları oynayıp; akşamlara kadar uyumalar…

Hali vakti yerinde olmayıp ta; onuruna düşkün, ahlaklı insanlar; sayısı fazla da olmayan iş sahiplerine, bir öğünlük yemek karşılığı çalışmaya giderler; o da , her zaman bulunmazdı…

Sofrası zengin iş sahiplerine; karın tokluğuna bekar duranlar (ücretsiz işçi) kendilerini şanslı sayarlardı..

… Hatça Ana; haramı-helalı bilir, onuruna düşkün, kendine laf söyletmezdi. Kadınlar cumalığında kulağına giren bilgilerle; “Elhamcâzım” diye-diye namazlarını kılardı. Çocuklarının üzerine titrerdi. “Aman yavrum, harama bulaşma, dul karı büyüttüğü dedirtme, şu-şu büyüklerinle beraber otur-kalk!” diyerek; sakındırdı, durdu ahlaksızlıklardan, kötülüklerden çocuklarını..

Köyde, az da olsa; oturaklı, bilgili, görgülü, dönemin olumsuzluklarından uzak kalmış, işi-gücü yerinde insanlar vardı. Mehmet, anasının telkinleriyle, bu insanlarla birlikte günlerini geçiriyordu. Başka gidecek yeri olmadığından oda ortamına katlanan; ancak; olumsuzluklara bulaşmayan bu insanların dizi dibinde oturdu-kalktı; işlerinde, sofralarında bulundu..

Bitirdiği yıl; ilk okul, dört yıla çıkmış; ancak, muhtarlık , O’na kalem, defter alamamıştı.. Bir yandan da, büyüdüğünün farkına varıyor; sorumluluk ve sahiplenme duyguları artıyordu.

Okulunu; kalem, defter parası bulamadığından bırakmak zorunda kaldı. Artık, O, hayatı boyunca, tahsilin ne? Sorusuna; “ilk okul üçten terk” diye cevap verecekti…

… Atı aylığına; altı liraya çoban durdu…

Evinin erkeği oydu ve evini geçindirmesi gerekiyordu; daha, on yaşlarında…

… Arsızlığa, hırsızlığa bulaşmadan yıllarını geçirdi. Ağır işlerde; pişti, güçlendi, kendini korumayı öğrendi…

Evlenme vakti geldiğinde; Allah, O’na, “orta kadınlı oda yıllarında, bu orta kadınlara bulaşmayan bir kayınpeder nasip etti. İlk iki nişanlısından; sözlerine itibar ettiği bilge kişilerin: “cık, cık”; yani; “olmadı” ifadeleri üzerine ayrılmış; üçüncüde, yine bu bilgi insanların tasdikiyle karar kılmıştı.

Bu ara, büyüme sürecindeki yıllarda; “Öl! Deyince, ölecek” kadar samimi arkadaşları da oldu. Yalnız; arkadaş grubu etkisiyle, odalarda, ara-sıra kağıt oyunlarına oturur; düğünlerde, az da olsa içkiye bulaşır olmuştu!.. Diğer konularda; asla, dürüstlükten, doğruluktan, mertlikten taviz vermiyordu…

…Askerlik çağına geldi. Askere gitti. Dürüstlüğü, görevinde titizliği; O’nu, asker ocağında saygıdeğer bir konuma getirdi…

Askerden izinli gelmişti; gençlik bu, ya; arkadaş grubuyla, odada, sabahlara kadar kağıt oyunları oynayıp; gündüzlerini uyuyarak geçirdi…

İzni ne çabuk bitmişti?...

İzin dönüşü, kendini, Şehir’e ulaştıracak olan dağ yoluna yöneldiğinde; içini derin bir pişmanlık kapladı… Dedi: “Ben naptım; Anam bir dul kadın, karım; yevmiyeye giderek ev geçindirmeye çalışıyor.-Bir gaz lambası alabilmek için, altı gün yevmiyeye gitmişti.- Sabahlara kadar oyun oynayıp; akşamlara kadar uyudum; arkada bir şey bırakmadan gidiyorum..”

Yol boyunca, içini kemiren bu duygular; O’nu derin bir pişmanlığa yöneltti. Bir daha içki içmemeğe, kağıt oyunları oynamamaya söz verdi..

Tövbe etti; bütün işlediği günahlara..

… Askerden döndüğünde, yeni bir sayfa açtı, hayatında. Sık-sık, Köyünün Hocasıyla baş-başa kalır, bilmediği konuları sorardı. Namaz sûrelerini, kulaktan duyma öğrenmişti. “Belki, hatalı okurumda; bozulur diye” namazlarını cemaatle kılmaya özen gösterir; asla namazlarını bırakmazdı..

Hayatında; asla, başka bir köyün ormanından kaçak odun kesmedi. Bir defasında, kendi köyünün kesim alanından yükünü dolduramayınca, böyle bir işe niyetlenmiş; ancak; “Allah beni görüyor.” diyerek, bu işten vaz-geçmiş; yine köyünün orman alanı içinde olan başka bir mevkiye giderek odun yükünü tamamlamayı tercih etmişti..

Ramazan ayının; uzun, sıcak yaz günlerine rastladığı yıllarda; oruç tutmayanlar, sözde serinlemek amacıyla, başlarını pınar oluklarına sokar; öylece oluktan su içerler; bu şekilde oruç tutmadıklarını gizlerlerdi. Yine, böyle bir günde, saatlerce süren yolculuk sırasında, sıcaktan iyice bunalmış ve abdest aldıktan sonra, saçından akan suyu içerek orucunu bozmuştu. Bu işi yaptığından dolayı, yüreği günlerce yandı, durdu.. Sık-sık korkulu rüyalar görür oldu.. Köyün Hocasına durumu anlattı. Aldığı cevap: “Atmış gün keffâret orucu tutacaksın!” Keffâret orucunu tuttu; akabinde, ramazan ayı gelmiş; bu şekilde, arka arkaya üç ay oruç tutmuştu. Belki de, Köyünün bilinen zamanlarında, bu şekilde keffâret orucu tutan birkaç kişiden biriydi…

Ya oda hayatı…? Arkadaş grubu…! Pişman olmuş; tövbe etmişti. Bir daha içkiyi ağzına koymayacak, oyun kağıtlarına elini sürmeyecekti..

Kendini; oyalamak, odalardan, oda ortamından uzak tutmak için; dağdan alıp; bağa vurdu. İşlemek, daha fazla zaman harcamak, daha çok üretmek için îcar tarlalar tuttu.

Öğleden sonraları, onca yorgunluğun ardından; hayvanıyla, üç saatlik gidiş, üç saatlik gelişli, dağ kışlalarından davar gübresi getirmeye gider; hem, îcar tutmuş olduğu tarlaların gübresini temin etmiş; hem de, kendini, bir daha bulaşmak istemediği oda ortamından uzaklaştırmış olurdu..

Bu, ağır iş temposuna, vücudu ne kadar dayanacaktı…?

!!..???

Birden, beyninde şimşek çaktı… Evet; neden olmasın..? Sürekli problemler yaşayan, küçük meselelerden dolayı bölük-pörçük olmuş insanları; farklı bir ortamda, bir araya getirmek; getirirken de; yaşadıkları olumsuzlukları geldikleri mekanlarda bırakmak, yeni ortama taşımamak…

O yıllarda, çay içebilmek lüks olduğundan, her evde bulunmaz; odalarda da, kişi başına belli bir bardak sayısını geçmiyecek şekilde demlenirdi. Çayı bulunup ta, misafirlerine ikram edebilenler; iki bardaktan fazla vermezlerdi..

Bin dokuz yüz elli beşlere doğru, şehir araba yolunun yapılmasıyla kamyonlar köye ulaşabildiğinden; köylü, ürününü rahat pazarlar olmuş, ekonomik durum az da olsa düzelmiş, köylünün cebi para görmüştü.

İlk okul eğitimi beş yıla çıkalı-beri de; azimli öğretmenlerin gayretleriyle, köyün eğitim seviyesi yükselmiş; mahalleler arası çocuk kavgaları seyrelir olmuştu. Ne de olsa, çocuklar okul ortamında, akşama kadar beraber bulunduklarından dolayı, aralarında kaynaşma ortaya çıkıyordu.. Muhtarlıkla anlaşıldı. Arkadaş grubunun ve dostların gayretleriyle; köyün ilk kahvehanesinin duvarları yükseldi; üzeri, toprak damla örtüldü.

Kahvehanenin tabanını; döşeme; veya betonla kaplama imkanı olmadığından toprak olarak kalmış; tozmasın diye de, sık-sık sulanırdı.

Dört adet gaz lambası alınıp, kahvehanenin dört yanına asıldı…

Çaylar demlenmeye ve kahvehane; meşe odununun külünde demlenmiş çayları içmeye gelen köylülerle dolup-boşalmaya başladı..

İnsanlar; odalarda oynadıkları kağıt oyunlarını bırakıp; kahvehaneye, çay içmeye, muhabbet etmeye koşuyorlardı..

Mehmet Dayının şartı; kağıt oyunları, asla kahvehaneye gelmeyecek; aynı zamanda, ezan okunduğunda, topluca camiye namaza gidilecekti..

Ezan okunduğunda; kahvehaneyi kapatır, camiye namaz kılmaya giderdi Mehmet Dayı; tabi, müşterileri de…

Cuma vakitlerinde, kandil gecelerinde, teravih namazlarında, kahvehaneyi açık bulamazdınız…

Odaların odalıları, kahvehaneye geldikçe, namazlar beraber kılındıkça; kağıtlar odalardan, içkiler düğünlerden kalktı, gitti… Odalar, ancak, düğünlerden düğünlere açılır oldu…

… Bu değişimden; odalardan , kendilerine menfaat sağlayan; ortamın yapay kahramanları rahatsız oldular.. Köy Heyeti ve Muhtarlıkla, Mehmet Dayının arasına fit soktular…

Mehmet Dayı’yı; gecenin saat birinde muhtarlığa çağırıyorlardı. O dönemlerde; böyle bir saatte, bir şahsın, hangi amaçla Muhtarlığa çağrıldığı bilinirdi..!!?

Değişime destek veren; köyün, bilge ve sözü geçen insanları; samimi arkadaş grubuyla beraber, gecenin bu geç saatinde, Muhtarlık binasının etrafını sarıp; Mehmet Dayıyı, Köy Heyetinin elinden söke-söke aldılar; kılına dokundurmadılar… Muhtarlıktan, Heyetin elinden adam almak…; görülmemiş şeydi..; belki de, ilk defa oluyordu böyle bir şey!!!

… Köy Muhtarlığının; Hükümet yardımıyla gelen bir radyosu vardı. Belli saatlerde açılan radyodan, köylüler, “acans” dinlerlerdi. Buna aşırı bir düşkünlükleri vardı.(!)

nasıl edelim de; Mehmet Dayı’nın kahvehanesini dağıtalım, müşterisini çekelim, kaybolan itibarımızı yenileyelim; eski, o, efelik günlerimize geri dönelim…!

..????

…! Biz de; bir kahvehane açalım; radyo getirelim, gaz lambaları yerine, “lüks”le ortalığı aydınlatalım…

Öyle de yaptılar…

Bir gün içerisinde, bütün müşteri- birkaç birbirine tutkun arkadaş ve Mehmet dayı’nın destekçisi; ileri gelenler dışında- yeni açılan kahvehaneye akıverdiler... Belli saatlerde değil; sürekli radyo dinleyebiliyorlardı artık.., lüks altında muhabbetlerini yapabileceklerdi; akşam olunca…

Daha sonra…???

O gün; namaz vakitlerinde ,yalnızca Mehmet Dayı’nın kahvehanesi kapandı.

…???

Ve karar verildi: Bir gün içerisinde; en son model olan ve sesi daha çok çıkan “altı lâmbalı” bir radyo ile “lüks” alınacak; ertesi günün sabahı kahvehane öyle açılacaktı.!!! Mehmet ve Hüseyin; Mehmet Dayı’nın kayınpederinin katırını aldılar.. Sekiz saatte Şehir’e vardıklarında; gece olmuştu. Satıcılar bulundu, dükkanlar; gecenin, o geç saatinde açtırıldı, alınması gerekenler(!) alındı; tekrar, gerisin geriye köye dönüldü…

…Sabah, şafak sökerken; Mehmet Dayı’nın kahvehanesini, parlak bir lüks ışığı aydınlatıyor ve “altı lâmbalı radyo”nun sesi, yeni günü selamlıyordu…

Mehmet Dayı’nın radyosu, “altı lâmbalı”; öteki kahvehanenin radyosu, “dört lâmbalıydı” ya; köylü, “altı lâmbalı” radyonun sesinin geldiği kahvehaneye yöneliverdi…

…Diğer kahvehane mi? Ha, açıldı; ha, açılmadı; şimdilerde, adını bilen bile yok…

“Altı lâmbalı radyo”; iyiye, güzele doğru değişimin direnç ve dönüm noktası oldu..

…Odaların odalıları ; kahvehaneye aktıkça; kahvehane yetmez oldu. Mehmet Dayı; bu kahvehaneyi devredip, ikinci bir kahvehane açtı ve aynı prensipleri, orada da yerleştirdi. Ancak, normal namaz vakitlerinde, artık kahvehaneyi kapatmıyor; yalnızca kendisi camiye gidiyordu…

Çocuklar ve gençler; kötü örnekleri görmeyince; iyiyi, güzeli benimsiyorlar; böylelikle, kötülükler unutuluyor, ve ortadan kalkıp, gidiyordu…

Zamanla ortaya çıkan muhabbet ortamında; ne, mahalle kavgaları kaldı, ne de diğerleri…

Kızını; “kız verilmeyen mahalleye, ilk verenlerden biri de Mehmet Dayı oldu..

Köy bütünlüğü içerisinde getirilen su ve inşa edilen su deposundan su alan mahalle çeşmeleri kuruldu. Artık, tüm köylü ortak suyu içiyorlardı..

Yeni inşa edilen evlerde, mahalle ayırımı yapılmadığından; genç kuşaklar, birbirine komşu oldu…

…O gündür-bu gündür; bu iki kahvehane dışında açılan diğer kahvehaneler yaşama imkanı bulamadı. Asla; bu iki kahvehaneye kağıt oyunları getirilemedi. Arada niyetlenenler olduysa da; müşteriler; niyetlenilen kahvehaneyi boşaltıverdiler..

Televizyon yayınları , köye ulaşıp; kandil programları yayınlanıncaya kadar; kandil gecelerinde, kahvehaneler, kapatılmaya devam etti..

…Teravih ve cuma namazı vakitlerinde; bu gün de, bu beldede, kahvehaneleri açık bulamazsınız…

Bir akşam vakti; bu beldeye yolunuz düşerse; ezan okunmaya başladığında, “kahvehane cemaatinin”; “cami cemaatine” dönüşüp, camiye yöneldiğine şahit olursunuz…

Düğünlerinde; alkol kokusu duyamazsınız bu beldenin..

….???

---Mehmet Dayı’ya ne mi oldu? O; daha sonra, değişik, yaşanmış hikayelere konu olacak değişimlerin peşinde, koşturdu-durdu. Şimdilerde; bu değişimlerin meyvelerini toplamakla meşgul …

Mustafa Suna
Sarıcakaya İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmeni/ESK.

(Not: Aylık İLKADIM Dergisinde yayınlandı.)

İMAM-HATİPLİNİN SAATİ..?!
(SARICAKAYA-01.10.2006)

Geçen yılın ardından, akan günlerini yine bir ramazan ayı şereflendirmişti. Kaçıncı ramazandı bu; acı-tatlı hatıralarla geçirdiği? Dönüp, geçen yıllarına bir baktı: ilk okul beşte başlamıştı oruca; ekim ayının son haftalarıydı hatırladığı kadarıyla; günlerin, yaz mevsimine göre nispeten kısa ve serin geçtiği bir ay. Kimse O’nu oruç tutmağa zorlamamıştı. Kendiliğinden gelişen bir duyguydu bu. Belki de, Annesinin ocak başında mangalda pişirdiği sahur yemekleri, heyecanla atılmasını beklediği imsak ve iftar topları, kışın uzun gecelerinde sabah namazı öncesi okunan mukabelelere evin büyüklerinin heyecanlı gidişleri, akşam iftar vakti yaklaştığında, cami avlusunda toplanıp iftarlıklarını birbiriyle paylaşan cemaatle birlikte tutmadıkları oruçlarını açıp; iftar coşkusuna katılmaları Onda bir oruç bilinci oluşturmuştu. Aklı ermeye başladığı andan itibaren, ramazan aylarında yaşadıklarının, bilinç altında oluşturduğu oruç sevdasıydı bu. Sanki O, on iki yaşlarında, ramazan ayı geldiğinde, on bir aydır özlemle beklediği sevgilisiyle buluşuyor gibiydi..İftar topu atıldığında, gündüzden hazırladıkları kandil fenerleri, arkadaşlarıyla birlikte, aynı anda, minare şerefesinin dört bir yanına asacaklar; sonra hızla inip, getirdikleri iftarlıklarla oruçlarını açacaklardı…

Gözleri daldı gitti… Bu yıl, otuz beşinci kez ziyaretine geliyordu sevgili ramazan ayı.. Uzun günlerde, kısa günlerde, sıcak-soğuk günlerde; yılların her gününde, oruç tutma zevkini tattırmıştı ayların sultanı O’na.. Otuz üç yılda bir yılın her gününe uğrayan ramazan, otuz beş yılda uğramadığı hiçbir gününü bırakmamıştı, unutulmaz hatıralarla birlikte..

Bazı hatıraları hafızasında öyle derin izler bırakmıştı ki! Bu hatıralar, hayatının devam eden sürecinde oluşan hayat disiplininde, asla taviz vermediği ölçülerinin oluşmasını sağlamıştı.. O; her davranışında, herkesin doğru çizgiyi elde etmek için kullandığı, ölçü aldığı bir cetvel gibi olmalı; asla istikametten ayrılmamalıydı. Cetveller, doğru çizgi arayanların ümidiydi çünkü..

Toplumda bazı insanlar vardır ki; onların hata yapma lüksleri yoktur. Zira, onlar doğrulduğunda toplum doğrulur; onlar yanlış yaptıklarında, toplum da yanlış yapar. Onlar toplum önderleridir, her davranışı ölçü alınan insanlardır. Belki toplum, kendinden ziyade, işte bu örnek aldığı insanların kırılganlığından korkar. Cetvellerin yamulması, kırılması, toplumların; iyiye, güzele, doğruya doğru yönelmesi ümitlerinin bitmesi demektir…

İlkokul yıllarında, okul bitiminden sonra, köy dışında tahsile devam edebilmek ne kadar zordu! Ya, babalarının maddi durumları yerinde olup ta ilçe veya şehirde ev tutma imkanı olanlar; veya iki aşamalı olarak yapılan Devlet Parasız Yatılı imtihanlarını kazanıp, parasız yatılı olmayı hak edebilenler tahsillerine devam edebilirlerdi.

İlk okulun son sınıfında girdiği parasız yatılı imtihanı sonucunda, öğretmeninin yaptığı tercihle, adını belki ilk kez duyduğu bir okul kazanmıştı: Artık O, bir İmam-Hatipliydi..

Yıllar yılları kovalıyor; bu ara, ramazan ayı da son baharın kısa günlerinden, yaz mevsiminin uzun günlerine doğru yol alıyordu…

Kendisini büyüten yıllarını geçirdiği Yurt binasının merdivenlerini çıkarken, günde hemen-hemen birkaç defa okuduğu ve duvara nakşedilmiş bir Hz. Muhammed sözüydü bu: “İki zümre vardır ki, onlar düzeldiğinde bütün toplum düzelir; bozulduklarında da bütün toplum bozulur. İşte onlar, alimler ( bilginler) ile amirler(yöneticiler)dir.”

İmam-Hatip Okulunun son sınıfına geçtiği yıldı. Ramazan ayı, sıcakların kasıp-kavurduğu, yılın en uzun günlerinin yaşandığı yaz aylarına gelmişti. Köyün iş şartları gereği, yapılması gerekenler yapılacak, ekilmesi gerekenler ekilecek, dikilecek..! Ertelemek ne mümkün? İnsanlar, sabah serinliğinde, öğleye varmadan işlerini bitirirler ve öğle namazını takiben istirahata çekilirler, ikindi ezanıyla cami yolunu tutup, namazdan sonra okunan ve yaz mevsimlerinde ikindi vaktine alınan mukabeleyi dinlerlerdi..

Yine böyle bir gün de, yakıcı esen lodos kuruyan dudakları iyice kurutmaktadır. Acı haber tez yayılır: Köyün ormanının belli bir bölümü cayır-cayır yanmaktadır. İkindi vakti; köyde vasıta adına ne varsa doluşulur ve ormanın yolu tutulur. İnsanlar; kuruyan dudaklarını, oruçlu olduklarını sanki unutmuşlardır bile. Önde, ormanı iyi tanıyan kılavuzların eşliğinde, elinde baltalarıyla yangının yayılmasını engelleyecek kanal açanlar, kesilen ağaçları temizleyenler, zemini süpürerek, üzerinde yanacak madde bırakmayanlar, yorulanlarla yer değiştirenler, dalgınları uyaranlar…! Bir yandan yanan ormanın yaydığı sıcaklık; diğer yandan esen yakıcı rüzgar…! Nihayet yangın kontrol altına alınmıştır. Bu hengâmede, kendilerini yangınla mücadeleye kaptıran köylüler, güneşin dağları aştığını ve iftar vaktinin yaklaştığını fark etmemişlerdir bile. Yamaçlardan, yavaş-yavaş, oruçlarını suyuyla açacakları aşağıdaki dereye doğru süzülürler. Dakikalar geçmek bilmemektedir.

İçiver suyu işte!!

Seni engelleyen ne?

O iman yok mu? “Allâh için; yemeden, içmeden kesilmek, nefsine gem vurmak!!.” Yüce Allâh buyuruyor: “Oruç Benim içindir…”

Gözü saatinde; dakikaları saymakta. Ayaklarının altından şırıltıyla akan dere…. Bir ara, başını dere boyunca dizilmiş köylülerine çevirir. (?)

Hayret ! Köylüleri kendisini izlemektedir. İftar vakti, kendi saatlerine göre geldiği halde; ilk defa O’nun, suyla orucunu açmasını beklemektedirler..! Onca köylü, kollarındaki saatlerinden çok, bir İmam-Hatiplinin saatine güvenmektedirler.

Okulunu bitirdikten sonra alacağı görevi sırasında, saatinin istikametinde, insanlara okuyacağı ezanlarla; imsak ve iftar vakitlerini, namaz vakitlerini duyuracaktı; Okuyacağı ezanlarla, insanlar bir zaman diliminden, diğer bir zaman dilimine geçeceklerdi. Saatinin hata payını göz önüne alarak, üç dakika iftarı geciktirdi. Ya saati yanlışsa; kendini izleyenlerin de orucunu riske atarsa?

Orucunu açtığında, sanki tüm köylülerinin kendisine gülümsediğini fark etti. Aslında, köylüleri O’na iyi bir ders vermişlerdi.! Bu ara köy heyetinin köyden getirdiği yiyecekler de yangın yerine ulaşmıştı.

Uzun yıllar sonra, bunları düşünürken, Allâh Rasûlü’nün; “Saçlarımı ağarttı.” Dediği âyet meali dudaklarından döküldü: “Emrolunduğun gibi dos-doğru ol!”

Yalnızca kendisi değil; saati bile güven verecek İmam-Hatipliler yetiştirmeye çalışmakla geçen yılları saçlarını ağartmıştı…!

Mustafa SUNA
Sarıcakaya İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmeni.

(Not: Aylık İLKADIM Dergisinde yayınlandı.)



 
 


FaceBook ta paylaş
BAŞA DÖN